Esselamu aleyküm Kudüs sevdalıları, Aksa’ya gönlünü verenler, dava yoldaşları!
Normal tanımlarla kendimi tanıtacak olsam ismimin Tuba olduğunu, Konyalı ve 21 yaşında olduğumu, İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğrencisi olduğumu zikrederdim. Ancak bu tanımın dışında inanıyorum ki bizler, tehlikeli diye ayrıştırılan topraklara doğru mescidi için gözünü kırpmadan, tereddüt etmeden yola revan olanlar zümresindeniz. İnanıyorum ki bizler Aksa’nın davet ettikleriyiz. Sefere, zaferin muhakkak Allah’tan geleceğine iman ederek baş koyanlardanız. Başlarda bunları dillendirmek ne kadar mütevazılık dışı görünmüşse de artık kendimizi bu zümreye dâhil etmemizde bir beis olmadığını düşünüyorum. Bizler kendimizi böyle bir genç olarak tanıtmalıyız ki bizden sonrakilerin yolunu aydınlatmış olalım, şevklendirelim ve idraklerine kolaylık sağlayalım.
Birçok dava kardeşimden de duyduğum gibi ben de Aksa’ya bedenen kavuşmadan evvel ruhen kavuşmuştum. Birkaç kez rüyamda görmemin ardından sefer nasip olmuştu. İlk yolculuğumda anlamıştım; hiçbir okuma, hiçbir izleme Aksa’nın ruhunu Aksa’daki gibi hissettirmiyor. O dört beş günlük süreçte Kudüs’te yaşamadık bizler, Kudüs’ü yaşadık ve hissettik. Rabbimizin bahşettiği sınırlı idrakimizle sonsuz rahmetin tecellisine vakıf olmaya çabaladık bereketli topraklarda. Aynı zamanda engellendik. Birçok denemede başarısız olduk ama geri dönmedik. Taşı toprağı binlerce hikâye barındıran sokaklarda bir kapıdan ötekine koşuştururken anladık işte bizim Filistinli kardeşlerimizin neler yaşadığını, öz vatanında mescidine adım atamamanın ne demek olduğunu… Vazgeçmemeyi de orada öğrendik. Geri çevrildiğimizde yine Filistinli kardeşlerimiz tarafından “Hasbunallahi ve ni’mel vekîl”lerle teskin edildik.
Ruhumdan büyük bir parça bırakıp döndükten bir yıl sonra yine nasip oldu sefer. Ya Rabbi! Elhamdülillah, ilk defa görmüşçesine şendik, sınırsız nimete ve berekete mazhar olduk. Bizler için çok uzun sayılabilecek bir kapalılık döneminin ardından oralara giden öncü bir ekibe dâhil edilmiştim bu defa. Nazlı çiçeğimize giden sessiz adımlarımızla; “Yollar açıldı ey Müslümanlar, haydi yeniden sefer vakti!” diye nida etmiştik belki de bu yolun sevdalılarına. İlkinde fark ettiğim ama ikincisinde emin olduğum şey ise bizim Aksa’ya değil, Aksa’nın bize tesellisiydi. Aksa hep bir teselli, hep bir sevinç muştusu olarak ihsan edilmemiş miydi ki zaten? Öyle bir teselli ki birçok başarısız denemenin ve geri çevrilişin ardından, hüznümüzün o son raddesine varmadan evvel Rabbimizin nasibiyle, işgalcilerin gözlerine perde indirmesiyle mescidin avlusuna adım attığımız ilk anda Efendimiz Muhammed Mustafa (s.a.v.)’in sevincinden bir katre tadıveriyorduk.
Hani en sevdiğini, Hatice’sini kaybetmişti Hüzün Yılı’nda; en büyük destekçisi amcası da göçüvermişti… Hani Tâif’te aradığı cevabı bulamamıştı, çocukların eliyle taşlatılmıştı ya! Sonra Rabbi bir teselli olarak İsra ile Miraç’ı hediye etmişti ona. Bir gece kulunu Mescid-i Haram’dan alıp etrafını mübarek kıldığı Mescid-i Aksa’ya götürmüştü, ayetlerini göstermek için. İşte ancak böyle tarif edebilirim o avluya girmenin yaşattığı eşsiz hissi…
Velhasıl gönlü Kudüs için atan değerli dava kardeşlerim, yola çıkalım! Yeryüzünün gökyüzüyle bağlantılı olduğu, adeta bir gök kapısını semasında barındıran bu mübarek beldeye doğru atalım adımlarımızı. Biz yoksak olmaması gerekenlerle doluyor mescidimiz; mabedimizin göğsüne daha fazla namahrem eli değdirmeyelim. Aksa avlusunda bütün peygamberlere imam olan, göklere uruç eden; Rabbiyle vasıtasız sohbetinin ardından bizlere namaz gibi, secde gibi yaratıcımızla hiç olmadığımız kadar yakın olabilmemizi sağlayan müjdelerle gelen Efendimiz (s.a.v.)’in ayak izlerini takip edelim. Hz. Ömer gibi tekbir getirelim Kudüs’ü Tekbir Dağı’ndan temaşa ederken.
ALLAHU EKBER!
Fetihle gidelim…