Ceyda Tekgöçen – 2004 / Bingöl

2026 senesi ağustos ayında Kudüs Kumbarası vesilesiyle Kudüs’ü ziyaret etmek bize nasip oldu. Yirmi iki yaşında ilk kez Kudüs’e gitmeme rağmen orada hiç yabancılık çekmedim. İsmim Ceyda Tekgöçen, İstanbul’da doğup büyüdüm. Hâlihazırda da İstanbul’da üniversite okuyorum. Bu şehirde büyürken ecdadın bize bıraktığı miras sayesinde İstanbul’un kubbelerini, cami avlularını tanıdım, sevdim, özümsedim. Ve Mescid-i Aksa’ya ilk kez girdiğim o cuma günü, Aksa’nın avlusunda bize bırakılan o kutlu mirası gördüğümde aramızda geçmişe dayanan bir tanışıklık hissettim. Biraz buruk, biraz yalnız duruyordu Aksa, bir o kadar da tanıdık. Avluda koşturan çocuklar, Kubbetü’s-Sahra’da “Siz Türk müsünüz?” diye sorup “Hoş geldiniz!” diyen teyzeler…

“Türk müsün?” Ne gariptir ki Filistinli teyzelerin olduğu gibi Mescid-i Aksa’nın kapılarındaki işgalci askerlerin de bize sorduğu ilk soru buydu. Bir taraf kimliğimizi tespit edip bizi kapıdan çevirmek için, öbür taraf ise Müslüman kardeşini, bir Osmanlı torununu kucaklamak için sormaktaydı bu soruyu. Öyle tezatlarla dolu, öyle büyüleyici bir şehir ki Kudüs… Oranın atmosferini bir kere soluyan bir daha bırakmak istemez.

Biz Kudüs’ün sokaklarını gezerken turist gibi değildik; her köşede sahabeden, asırlarca İslam’ın sancağını taşımış dedelerimizden izler gördükçe bu toprakları daha da benimsedik. Filistin’e gitmeden önce Kudüs’e ve Mescid-i Aksa’ya hiç vuslatı olmamış bir özlem duyuyor, orayı uzaktan seviyordum. Ama oraya gittikten sonra anladım: Ben zaten Kudüs’ün bir parçasıymışım; Kudüs, ümmeti taşlarının arasında saklıyormuş. Gerçek şuymuş ki Kudüs’ün özgür kalması için bizim kendimizi özgürleştirmemiz gerekiyormuş. Allah bütün zincirleri kırmayı, tağutları yıkmayı; özgür kalmayı bize, ümmetin son kalesi Gazze’ye, Mescid-i Aksa’ya ve bütün Ümmet-i Muhammed’e nasip etsin. Son olarak başta Kudüs Kumbarası olmak üzere bize bu yaşta bu imkânı sağlayan herkesten Allah razı olsun. Bizim gibi daha nice gençlerin Mescid-i Aksa saflarını doldurması dileğiyle.