Ayşe Rabia Adanalı – 2003 / İstanbul

Bismillahirrahmanirrahim.

Selamünaleyküm, ben Ayşe Rabia. İstanbul’da üniversite öğrencisi bir hekim adayıyım. Nereden başlayacağımı gerçekten bilmiyorum. Çünkü Kudüs anlatılırken insanın dili eksik kalıyor, kalbi ise taşmaya başlıyor. Bu seferki yolculuk benim için yalnızca bir gezi değildi. Bu; imanla korkunun, sabırla hasretin, teslimiyetle davanın birbirine karıştığı bir yolculuktu. Rabbimin, imtihanlı bir süreçten geçerken kalbime rahmet gibi dokunduğu bir davetti.

22 yaşımın sonunda, imtihanlı vakitlerimde Rabbim beni yeniden Mescid-i Aksa’ya çağırdı. Aylar önce ilk kez gittiğim o mübarek beldeyi geride bırakırken kalbimin bir parçasını Kudüs’te bırakmıştım zaten. O günden sonra ne zaman secdeye varsam, dualarımın en başında hep Filistin vardı. Çünkü insan Kudüs’e bir kere gidince artık eskisi gibi olamıyor. Mescid-i Aksa insanın içine işliyor. Dünyanın telaşı devam etse bile kalbinin bir köşesinde hep o taş sokaklar, o kadim surlar, o mahzun kubbe yaşamaya devam ediyor.

Kudüs Kumbarası’nın vesilesiyle yeniden gitme nasibi doğduğunda bunu yalnızca bir yolculuk değil, Rabbimin bana bir ikramı olarak gördüm. Hele ki Mescid-i Aksa’nın aylarca kapalı kaldığı bir dönemin ardından giden ilk gruptan biri olmak… Bunun heyecanı bambaşkaydı. Çünkü biz yalnızca bir şehre gitmiyorduk; ümmetin yaralı kalbine gidiyorduk. Belki elimizde silah yoktu ama kalbimizde ümmetin derdi vardı. Ve insan anlıyor ki bazen bir davaya sahip çıkmak için orada bulunmak bile başlı başına bir mücadeledir.

İçimde tarifsiz bir özlem vardı. Hasretim de sevdam da içime sığmıyordu. Uzun zaman sonra ilk gidenlerden olacağımız için sınırda ne yaşayacağımızı bilmiyorduk. Ama gariptir ki içimde zerre korku yoktu. Çünkü ilk ziyaretimde Filistin halkının o vakur duruşu bana korkunun nasıl yenileceğini öğretmişti. Onlar her gün ölümün gölgesinde yaşarken bile dimdik yürüyebiliyorlardı. Çocuk yaşta şehadeti öğrenmiş, annelerinin gözyaşlarını sabırla silmiş o insanlar bana şunu öğretti: Bir insan Allah’a gerçekten teslim olduysa artık korku onun kalbine uğrayamaz.

Saatlerce süren sınır geçişinden sonra Kudüs’e vardık ve doğruca Mescid-i Aksa’ya yöneldik. İlk kapıdan geri çevrildik. O an içimden sadece “Sabır ya Rabbi” diyebildim. Çünkü biliyordum ki Aksa’ya giden yol biraz da nefsi terbiye eden bir yoldu. Sekiz kapının birinden mutlaka gireceğime dair kalbimde tarifsiz bir yakîn vardı. Çünkü insan gerçekten seviyorsa vazgeçmiyordu. Aksa insanı kendine çağırıyordu. Her geri çevriliş aslında insanın içindeki teslimiyeti büyütüyordu.

Ve sonunda… Alemlerin Rabbi nasip etti. Başka bir kapıdan içeri girdik. O an aylarca süren hasret gözlerimin önünde yükselmeye başladı. Mescid-i Aksa’nın taşları, avluları, zeytin ağaçları, Kubbetü’s-Sahra’nın ihtişamı… Her şey gözlerimin önündeydi. Kudüs’ün esen rüzgârının tenime değmesi bile bambaşka hissettiriyordu. İnsan orada yalnızca yürümüyor; tarihin, ümmetin ve peygamberlerin izinde ilerliyordu. Her taşın altında bir dua, her sokakta bir direniş, her kapıda bir sabır saklıydı sanki.

Filistinli kardeşlerimizin gözlerinde hem hüzün hem sevinç vardı. Sanki aylarca yolumuzu gözlemiş gibiydiler. “Türkiye, ehlen ve sehlen” diyerek sarılıyorlardı bize. O an anladım ki ümmet olmak aynı dili konuşmak değil, aynı acıyı kalpte taşımaktı. Aynı yara için dua etmek, hiç tanımadığın bir Müslüman’ın gözyaşını kendi gözyaşın bilmekti.

Mescid-i Aksa’nın içine her girişimde kalbimde aynı anda iki his büyüyordu: Huzur ve esaret… Çünkü o mukaddes mabedin etrafında dolaşan silahlı askerleri görmek, onların gölgesinde ibadet etmeye çalışmak insanın yüreğini dağlıyordu. Bir yanda secde eden Müslümanlar, diğer yanda her an savaşacakmış gibi tam teçhizatla tetikte bekleyen askerler… Ve insan şunu da anlıyordu: Hak ile batılın mücadelesi hâlâ sürüyor. Asırlar geçse de değişmeyen bir hakikat vardı; iman edenlerle zulmedenlerin savaşı…

Bir gün Silsile Kapısı civarında dükkâna girdik. Dışarıdan bakınca sıradan bir dükkân gibi görünüyordu. Fakat içerisi Aksa’ya, Babü’r-Rahme’ye ve Burak Duvarı’na açılan kadim geçitlerin bulunduğu bir kapıydı. Dükkân sahibi Filistinli amca bize İsrail’in kendisine milyonlarca dolar teklif ettiğini anlattı. Ama o, bir an bile satmayı düşünmemişti. Çünkü mesele para değildi. Mesele davaydı. Mesele emanetti.

Biz ayrılırken tüm Müslümanlara bir mesajı olduğunu söyledi ve şöyle dedi:

“Burası sizin eviniz. Burası sizin emanetiniz. Mescid-i Aksa’yı yalnız bırakmayın. Evinize gelin.”

O an boğazım düğümlendi. Çünkü dünya menfaati için her şeyini satan insanların arasında, imanını hiçbir şeye değişmeyen insanlar hâlâ vardı. İşte gerçek cihat buydu. Davasından vazgeçmemekti. Dünyayı avuçlarının içine sunsalar bile hakikati satmamaktı. O amcanın gözlerinde öyle bir teslimiyet vardı ki insan bakınca kendi imanını sorguluyordu.

Aksa kapalı olduğu süreç boyunca Müslüman esnaf dükkânlarını açamamıştı. Günlerce beklemişlerdi. “Rızka Allah kefildir” diyerek teslim olmuşlardı. Bizler küçücük gelecek kaygılarıyla boğuşurken onların tevekkülü beni derinden sarstı. Çünkü onlar dünyaya değil, Allah’a güveniyorlardı. İşte tasavvufun özü de buydu aslında: Sebepleri değil, sebeplerin sahibini görmek… Aç kalmayı değil, Allah’tan uzak kalmayı dert edinmek…

Kubbetü’s-Sahra’da tanıştığımız tıp fakültesi son sınıf iki Filistinli kız arkadaşa “Filistin için ne yapabiliriz?” diye sorduğumuzda bize sadece şunu söylediler:

“Dua edin. Çok dua edin.”

Ne kadar sade ama ne kadar derin bir cevaptı… Çünkü onlar biliyorlardı ki ümmeti ayakta tutan şey yalnızca maddi güç değil, gecenin karanlığında edilen samimi dualardı. Belki dünyanın gözünde zayıftılar ama Allah’a olan bağlılıkları onları dimdik ayakta tutuyordu.

Sabah namazları ise bambaşka bir imtihandı. Kapı kapı dolaşıyor, bazen içeri alınmıyor bazen sur dışına çıkarılıyorduk ki diğer kapıları deneyemeyelim. Ama her defasında başka bir yoldan tekrar yürüyorduk Kadim Kudüs’e doğru. Çünkü insan Mescid-i Aksa’ya giderken yorulmuyor; aksine her adımında diriliyordu. Her adımda kalbinin içindeki dünya biraz daha küçülüyor, ahiret biraz daha büyüyordu.

Bir sabah Filistinli bir amcanın yardımıyla içeri girebildim ve gün doğumunu Mescid-i Aksa’da izlemek bu aciz âdemin gözleri için bir nimet oldu. Bunu kelimelerle anlatmak mümkün değil. O an gökyüzü bile başka doğuyordu sanki. Kuşların sesi, taşların sessizliği, secde eden insanların huzuru… İnsan orada dünyanın aslında ne kadar küçük olduğunu anlıyor. O an sadece Rabbine ait olduğunu hissediyor.

Dört kez geri çevrilip beşinci denememde içeri girebildiğim zaman şunu fark ettim: Allah yolunda yürüyen insan bazen engellenir bazen yorulur bazen ağlar… Ama asla vazgeçmez. Çünkü bu dava vazgeçenlerin değil, secdeden doğrulanların davasıdır. Çünkü cihat bazen sadece sabretmektir. Bazen tekrar tekrar aynı kapıya yürümektir. Bazen korkmana rağmen geri dönmemektir.

Teheccüt vakti ümmet için Kur’an okuyan teyzeleri gördüğümde gözlerim doldu. Etrafta silahlarıyla dolaşan, her an savaşa girecekmiş gibi duran korkak askerlerin aslında ne kadar güçsüz olduğunu da anladım. Çünkü bizim arkamızda Rabbimiz vardı. Bizim arkamızda ümmet annelerinin duaları vardı. Onlar silaha güveniyordu, biz ise Allah’a…

Ne çocukların gözünde korku gördüm ne yaşlıların… Onlar ölümle yaşam arasında değil imanla teslimiyet arasında yürüyordu. İşte bu yüzden Filistin halkı bana yalnızca direnişi değil, gerçek kulluğu öğretti. Secdenin ne kadar büyük bir kuvvet olduğunu öğretti. Dünyanın en güçlü ordularının bile iman eden bir kalbi yenemeyeceğini öğretti.

Kudüs bana şunu öğretti:
Gerçek cihat önce insanın kendi nefsine karşı verdiği savaştır.
Gerçek zafer secdeyi terk etmemektir.
Gerçek güç ise Allah’tan başka hiçbir şeyden korkmamaktır.

Artık her namazımda ilk duam Filistin’in özgürlüğü oluyor. Çünkü biliyorum ki Mescid-i Aksa yalnızca Filistinlilerin değil, bütün ümmetin emanetidir. Ve biz bu emaneti unuttuğumuzda aslında kalbimizin bir parçasını da kaybediyoruz.

Şimdi anlıyorum ki Kudüs bir şehir değildir.
Kudüs bir imtihandır.
Kudüs bir sadakat ölçüsüdür.
Kudüs ümmetin vicdanıdır. İşte bu yüzden orayı boş bırakmamalı, bizim olana sahip çıkmalıyız.

Ve inanıyorum…
Bir gün yine o mübarek avlularda korkusuzca secdeye varacağız.
Bir gün Mescid-i Aksa yalnızca Müslümanların ayak sesleriyle dolacak.
Bir gün ümmet yeniden aynı kıblede tek yürek olacak.

O güne kadar bu dava kalbimizde yaşamaya devam edecek.

Allah bizleri Mescid-i Aksa’ya sadık kalan kullarından eylesin.
Allah Filistinli kardeşlerimize nusret versin.
Allah ümmetin dağılmış kalplerini yeniden aynı secdede birleştirsin. Âmin.

Bu yolda bizlere maddi manevi kolaylık sağlayan Kudüs Kumbarası bağışçılarına teşekkürlerimi sunuyorum. Rabbim onlardan razı olsun.