Selamünaleyküm, ben Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi dönem 3.öğrencisi Mehmet Akif Binbir. Kudüs’ü bir dava olarak sahiplenen, kendini Kudüs’ün bir evladı olarak görmek için elinden geleni yapan milyonlarca kişiden biriyim…
Her Müslüman, yaşamın bir döneminde de olsa Kudüs’ü kalbinde hissetmiştir. Günümüzde bakmaya vicdanımızın müsaade etmediği görüntüleri görürken birçoğumuzun hissettiği gibi… Benim Kudüs’üm Temmuz 2014’te Gazze’ye düzenlenen saldırılara şahit olmamla uyandı. 10 yaşında bir çocuğun anlayabileceklerinden fazlası değildi belki anladıklarım fakat ruhumdaki bu uyanış okumaya, öğrenmeye, elimden geleni yapmaya, elimden bir şey gelmediğinde de gözümden düşen yaşlara bir kapı açmıştı. Şu an 20 yaşında genç bir Müslümanım. Bu yaşıma; ailem özellikle de babam sayesinde Kudüs’ü dava olarak gören bir fert olarak geldim elhamdülillah. Bu zamana kadar Kudüs’e gidemesem de Filistin’i göremesem de ruhumu meydanlarda özgür bıraktım; okumalarımla, karalamalarımla ruhumun açlığını azaltmaya çalıştım; ezgilerle, marşlarla bir çıkış kapısı aradım diyordum kendime. Ta ki Kudüs’e gidene kadar…
Kudüs sadece Mescid-i Aksa’da değil… Kudüs Ürdün’den Filistin topraklarına uzanan her yolda hatta İstanbul’dan Ürdün’e giden uçakta ve hatta Adana’dan İstanbul’a her zaman yolculuk yaptığım aktarma uçağında… Ruhun bedende hayat bulması için bu topraklara bir yolculuk yapılması gerekiyormuş. Bu yolculuk imkânını bizlere sunan kumbara ekibine ve bağışlarıyla bu yolculuğa vesile olan hayırseverlere şükranlarımı iletiyorum… Bu yolculuk sırasında yer yer bilgilerimi tazeledim yer yer yeni bilgiler öğrendim. En önemlisi de şahit olduklarımdı. Esir olan Filistinli halk değildi. Esir olan Mescid-i Aksa da değildi. Esir olan bizlerdik. Bir avuç zalime karşı gelmekten imtina eden bizler… Bu düşüncelerim Mescid- Aksa’nın avlusunda çocuklarla top oynarken yüzlerindeki tebessümü fark ettiğimde daha bir anlam kazandı. Yapılması gereken o toprakları değil kendi tutsak bedenlerimizi canlandırmaktır belki de. Zira o avlu tutsak bedenlerimizden çok daha canlıydı…
Mescid-i Aksa’nın kapısından geri çevrildiğimiz bir vakitte Eski Şehir sokaklarında dolaşırken bir esnafla iletişim kurma fırsatımız oldu. Sohbet ederken Mescid-i Aksa’ya giremediğimizi dile getirmiş bulunduk. Namaz vakti yaklaşmışken bizler için dükkânını kapatıp onunla birlikte girmeyi deneyebileceğimizi söyledi. Müslümanın kardeşliği bu yakınlığı gerektiriyormuş demek ki dedim kendime. Abimizi de zor durumda bırakmamak adına teklifi reddetmiş bulunduk. Akşam vaktine doğru kapıları tekrar denedik ve Elhamdulillah mescide girebildik. Akşam namazı sonrası esnaf abimizle göz göze geldik. Gözlerindeki sevinç bizim gözlerimizdeki sevinçten farksızdı. İkinci defa karşılaştığımız bu Müslüman sanki yıllardır aynı çatı altında kaldığımız bir ağabeyimizdi. Her ne kadar bilsek de o an daha bir anlam kazandı Hucurat Suresi 10.ayet…
Ribat sonrası memleketimde bu satırları yazarken Mescid-i Aksa’ya duyduğum özlem kendini belli ediyor. Yürüdüğümüz sokaklar, denediğimiz kapılar ve geniş avlusuyla Müslümanlara kucak açan Aksa… Özlenmeye değer anılar yaşadığımız kumbara ekibimiz… Bu özlem benim gibi birçok Kudüs Kumbarası yolcusunun ruhundaki Kudüs’ü hep canlı tutacaktır. Üretmek zorundayız, okumak ve okutmak zorundayız. Farkındalık oluşturmak yeni bir şeyler yapmak zorundayız. Birlik olmalıyız, kardeş olmalıyız. Ümmet olmalıyız…
Selam olsun kardan aydınlık getirenlere, selam olsun her eylemde yeniden dirilenlere, selam olsun Kudüs’ü kol saati gibi taşıyanlara ve selam olsun Kudüs’ün çocuklarına… Esselamu Aleyküm ve Rahmetullahi ve Berekatühü